|
Tia; Yeraltı Edebiyat Dünyası
Her türlü baskı ve çıkar ilişkisini dışlayarak, sadece yazmak adına girişilen sıradan bir girişim...
"Türkiye geleceğin ülkesidir ve hep öyle kalacak"
b.disraeli
iyide benjamin amca bu lafı neden sarfetmiş yıllar evvel? malum mu olmuş kendine, eğer öyleyse helal olsun der geçerim, kadıköy, eski aşklar, bel fıtığı, kokoreç, mercan büfe, efes kutu bira ve çeşitlenmeler arasında bir akşamüstü hikayesi;
Kadıköy benim eski sevgilim, her köşesinde ayrı anım gizli. Galiba buraya yolu düşen herkes de böyle bir sanı mevcut. Herneyse Aslı'yı burada terk ettim ben, ruhu bile duymadı, martılar bile bilmedi biten bir aşkı kutsadığımı kırmızı şarapla. Zannettiler ki geçici hevesler döneminden kalma zıpırın teki görüntü verip şekil çizmede sağa sola. Deniz kadın gibidir tam anlamıyla vakıf oldum şairin bu söylemine, içlerinde ne olacağını asla bilemiyorsun ikisinin de. Ve göründüklerinden daha tehlikelidir ikisi de yaz bunu da bir yere. Karşılarda bir yerlerde oturuyordun o zaman sen sevgili Aslı ve kimisi suya vuran milyonlarca ışıktan birinin çevrelediği duvarların arasında televizyondan geçen görüntülere bakıp iç sıkıntını erteliyordun habire. Akşam iniyordu Kadıköy'e ve takalar geçiyordu gürültülü motorları uzaktan gelen davul sesi. Yaşam gürül gürül akıp gidiyordu etrafımda, İstanbul bir otomobilin dikiz aynasında serseri görüntülerinden ibaret. Nefes almaya bayılıyordu insanlar ve fahişeler erkek gibi küfrettiklerinde adam olduklarını zannediyorlardı adım başı. Bir ben durmuştum ve yanımda yöremde sağa sola oturmuş yalnız adamlar sadece kendilerinin durduklarını ve diğer her şeyin geçip gittiği hülyasıyla baş başa vermişlerdi. Seni mutsuz edeceğimi iddia ediyordun ve ben karşı duramayacak kadar sessiz ve çaresizdim o sıralar. Yorulmuştum yorgundun, her şeyi istiyordun ben vazgeçmeyi seçmiştim. Tanıdığın en karanlık adam olduğumu fısıldıyordu kulağına iblisin uşağı beyin kıvrımların. Kara karga sürüsüyle yatıp kalktığını bilirdim hatta bir kaçını tanımıştım ve engelleyemiyordum namlu masal sevdalarında beyaz atlı düşlere uyanmanı. Ne hırsım vardı ne param, içecek sigaram, gece uyurken üzerimi örten bir çatı, birlikte içecek bir kaç arkadaşım varsa çok da fazla dert değildi hayat. Kara çalmıştım geçmişime, felsefeden, edebiyattan, sanat seviciliğinden beynim buruşmuştu ve zehirleniyordum yavaş yavaş. Cennete yerleşmiş seçkin bir aristokrat gibi hissediyordum kendimi senin yanındayken. Her hücrem seni kendi meşrebince seviyordu. Sonsuza kadar devam etsin istiyordum oysa elimden kayıp gidiyordun sen yavaşça ve sadece seyretmek geliyordu elimden olup biteni. Lanet olsun gurur denen kuytuya! Yüreğim ağzımdaydı, adının üçüncü harfine şiir yazıyordum durmadan ve kamaşıyordu gözlerim rüyalarımda bile saçlarının kızılından. O sıra uzun bir ara vermiştik askıya alıp gezip tozmaları ve bir gün telefonda "Seni görmek istemiyorum artık" dedin kabuk değiştiren yılanların soğuk diliyle. Kötü bir mucize gerçekleşmişti sanki, çok hazırlıksızdım, çok çaresiz ve çok mutsuz. Hayatım çoklaşmıştı hiç olmadığı kadar, hiç olmadığı kadar ölüme yaklaşmış hissediyordum kendimi. Sonra miladım başladı yeniden, buz tutmuş nehirlere benzeyen kırık kalpler gününde. Bir de mektubun var hakkını yemeyeyim şimdi. Kafası karışık ama kararlı olduğunu düşünen ve sana hiç yakışmadığı kadar üstten konuşan cümlelerle örülmüş. Aşk seveni aşağı çekermiş doğruya, muhatabına da yukardan bakmak kalır o halde. " Aşk köpekliktir " diye bir kitap gördüm geçen gün. Demek ki evrenseli yakalamışız ha sevgili. Ancak seni azad ederek kendimi boşluğa bırakabileceğim aklına gelmeyecek kadar uzak bir ihtimal değil daha bilirsin. Mektubun elime ulaştığı o akşam aksi gibi halı saha maçına gittim, zaten şekilsiz olan yüzüm enine boyuna asıktı, sadece Hamit sezdi bendeki değişimi " Bir hal ver sende baba bu akşam " diyerek. " Boşver dostum hadi şunları yenelim " diye geçiştirdim bende. Boşvermemişim halbuki, maç esnasında kalecilik yapmama rağmen avukat Besim abiye gereksiz yere sert girdim, iki hafta kadar aksayarak dolaştı mahkemelerde adamcağız. Karın bölgeme beklemediğim yerden sıkı bir yumruk almıştım sanki, ağzımda ekşimiş süt tadı, çakıp kaybolan heveskar intikam kırıntıları, hayal meyal buruşuk hatıralar ve fotoğrafların kaldı bende. Havlu atmıştım ağır siklet boks maçında ve bir daha asla maça çıkamayacağımı fısıldıyordu kötü zaman cinlerim. Senden gerçek anlamda nefret etmeyi çok isterdim biliyor musun, gerçek adamlardan korkulduğunu öğretmiştin her seferinde bana. Fare! Batan gemilere benziyordum değil mi o zamanlar? Halen öyle...
|
|
Kuru dal cehennemi kabus gece
Kara sineklerin çirkin
Uğultusunda
Ve
Sen
Yeni açılmış mezar gibisin
Beni kabul eder misin
Ruhuma jilet atmışım kötü bir günümde
Cüzzamlı bir çürüme hayat
Dediğin
Ve
Sen
Gemilerin enkazı gibisin
Çöplüğüme gelir misin
Kurşun yağar silikonlu sevdalar üstüne
Konar göçer yangın yeri
Çağımız
Ve
Sen
Tüm evreni kucaklıyor gibisin
Beni tekmeler misin
Yine de rahat uyu sen bebeğim
Masallar var güllere ve meleklere dair
Bütün hain kurtları ben oyalarım
Lüzumsuz tüm sorulara cevap verebilirim
Kargaları ürkütmem
Hiç
Ve
Sen
Buzdan kale gibisin
Beni eritir misin
Kapıda karşılandım ve bir sandalyede beklemeye alındım. İçerisi klimanın da etkisiyle yapay bir serinliğe sardırmış kendini. Dümdüz ve bembeyaz bir duvar boş bırakılmış ve önüne sıra sıra lüks sandalyeler dizilmiş, cep sinemalarından biraz daha küçük bir salon. Diğer tüm duvarlarda büyük boy resimler var, daha çok manzara ve çiçek. Duvarı boydan boya kaplayan pencerelerin iki yanında kalın kadife perdeler var. Karşı duvarda yan yana iki pano ve üzerinde mahkeme duvarlarına yakışır daktilo yazısından fotokopi edilmiş resmi tebliğ yazıları. Hem çaycılık hem de güvenlik olarak iki işi üstlenmiş ancak tek maaşla ve asgari ücretle istihdam edilen konuşkan bir delikanlı ilgileniyor benimle önceleri. İlk bakışta Alevi olduğunu düşündürten kara kaş kara göz sırım gibi bir delikanlı. Samimiyet kuruyoruz anında, ne de olsa aynı sınıfın farklı versiyonlarıyız. Bir ara lavabonun yerini sorup, aynada saçıma başıma çeki düzen veriyorum. Dişlerimi suyla serinletip parmaklarımla ovuyorum. Tekrar salona dönüyorum ve özgeçmiş denilen kâğıdı gönderdiğim odadan beni çağırmalarını bekliyorum. Birkaç kişi dolaşıp duruyor etrafta, ellerinde tomar tomar kâğıt var genellikle ve bilgisayardan cızırtılı sesiyle çıktı alınıyor durmadan. Çaycı çocuk bir çay daha getiriyor, yine bir sürü şey konuşuyor benimle, ismi Talip, çıktığı bir kız var, laf arasında kızın ailesinin görüşmelerine sorun çıkaracağından bahsediyor bir de üstü kapalı. Alevi olma ihtimali gittikçe daha güçleniyor şimdi. Böyle de bir sorunu var bu ülkenin, eski kulağı kesiklere göre daha farklıymış önceden. Yetmiş seksen arası Türk'ün ateşle imtihan edildiği yıllarda, aşırı sol cenah alevi nüfusa el atmış ve birkaç il ve ilçede esaslı bir bölünme ve çatışma gerçekleşmiş iki topluluk arasında. Bu illerden bir tanesi de benim doğduğum yer. Alevi hemşerilerimin büyük çoğunluğunun o olaylar sonrası İstanbul'a göç ettiğini bilmiyorum daha o zamanlar çocuk aklımla. Yaşadığım her şeyi sonradan kitaplardan okuyarak öğrenmek gibi bir mevzuum var benim. Teyit edilmesi anlamına yakın biraz. Alevileri de okudum dinledim ama kafam epeyce karışık bu konuda, ifadeleri kapalı ve dogmatik. Ben türkülerini severim, eski nesil Alevilerin misafir ağırlamadan yeni doğan çocuğun beşiğinin kenarına saz asma türü adetlerini severim, demokrat yaklaşımlarını severim. Ancak azınlık olarak kendilerini ifade etmeleri ve acılardan müteşekkil bir geçmişi süsleyerek üstlenmeleri bana anlamsız gelir. Yavuz Sultan Selim düşmanlığından, nüfus kâğıdından din hanesinde İslam yerine Alevi yazılması mahkemesine, CHP partisinin sözde din ayrımını her fırsatta reddetmesine karşın seçimlerde belli bazı illerde sadece Alevi adayları parti listesine almasına kadar pek çok imge ve oluşumu benim küçük aklım almıyor. Kimsenin inancıyla derdim yok, sadece tarihe not düşüyoruz kıyısından köşesinden. Bir keresinde çocuğuz daha, yaşlı komşumuz Gülbeyaz teyzenin tavuklarını ürkütüyoruz oraya buraya koştururken "Yezit'in dölleri" diye bizi azarlıyor. Kim ulan bu Yezit? Ve nereden onun soyu oluyoruz? Herkeslere soruyorum, tık yok. İki grup arasında kız vermeme gibi bir gelenek söz konusu o günlerden miras. İşin cinsiyet ayrımcılığı kısmını anlatmaya bile değmez, onu da sevgili feminist kadın yazarlarımız Simone ve Satre'nin etkisinden kurtulup fırsat bulduklarında çözsünler. "Gerçekçi ol imkânsızı iste" der altmış sekizli Fransız çiçek çocukları. Feminist Türk Kadın yazarlarından çözüm beklemek imkânsız ötesi gerçeküstü bir durumdur yaz bunu da bir yere. Şimdi bilmem ne zaman yaşamış, kim bilir neler yapmış Ebu Süfyan'ın torunu bir halifenin benimle ne kadar bağı varsa, Kuantum Fiziğinin de bölgesel, ırksal, dinsel, etnik fanatizme o kadar etkisi var hacım. Alev Alatlı ablamız, bu konuya açıklık getirirse şu günlerde ezcümle haberdar olur, yüreğimize su serpilir, önümüz aydınlanır, kulaklarımızın pası açılır, dilimizin bağı çözülür. Valla burada biri var!..
|
|
|
Serbest Kürsü;
Etkilenmek istiyorum. Siyasi, estetik, dini, sosyal, kültürel, sanatsal, etnik, teknik, felsefi, etik, sembolik, fantastik, karizmatik herhangi bir önderim yok benim. Uğruna ölümü göze alacağım idealimde yok. Ülkem için ölürüm belki, hani Amerika Birleşik Aletleri gibi emperyalist bir ülke şu an olduğu gibi mali, sosyal ve politik ablukaya almaktan vazgeçip ülkemi doğrudan doğruya istilaya girişirse gözümü kırpmam, dedelerimden bana miras "hür doğdum hür yaşarım" şarkısını çağırırım elimde mavzer conilere ateş açarken. Ama niye gerek duysun ki, zaten yeterince söğüşlüyor ve istemediği kadar kıç yalayıcısı mevcut her bir güruhtan. Güce tapınma post modern dünyanın yeni dini. Yavşak ve sırıtkan ama iş bilir ve atak, cevval, atakan iş adamı ve her ne demekse iş kadını dolu etraf. Artık çocukların isimleri İngilizce karakterler gözetilerek konuluyor, ilerde e-mail adresi alırsa başı ağrımasın diye. Bir dönem de üniversite seçme sınavı revaçtaydı, hayatın ritmi duruyordu sınav yapılacağı zaman ve ne hikmetse tüm ülke geleceğini üniversite sınav sonucuna endekslemişti. Yıllar yılı bu memleketin kalkınma sorununun eğitimden kaynaklanan yapısal sorunlar olduğuna dair demeçler dinledik. Aklım başıma geldi geleli müfredat değişiyor bu ülkede ve ne hikmetse kapitalist ekonomik düzeni kıçına parmak atarak oluşturduk hep beraber. Dedelerimizden enkaz devralmıştık ama üzerinde özgürce uyuyabileceğimiz bir tutam gökyüzümüz vardı hiç değilse. Ülkemizi askerler kurtardı ve ondan sonra da onlar yönetti. Evrensel asker politikaya karışmamalı evrensele yaklaşamayan üçüncü dünya ülkeleri için geçerli değildir sevgili dostlarım. Tanzimat'tan bu yana devlet tarihimiz paşaların kalemleriyle yazılmıştır bu topraklarda. Solcu tayfasından bir cenah eski zamanlarda komün devrimini gerçekleştirmek üzere askerleri manipüle etmeye kalktıydı da, emeklide olsa bir generali yanına çekmeyi başarmıştı. Tepeden inme demokrasinin tepeden inme reform arayışları olması mümkündür, hak ve özgürlükler de tepeden inebilir, bu mantıkla tepeden inen tepe tarafından zaman zaman askıya da alınabilir. Ortam yeşillendi haddinden fazla, diğer renklere ayıp olacak şimdi. Kırmızıya ne dersin? He olur! Eski sevgilim, gözümün itdirseği, hayınım, beş para etmezim, sırt dönülmezim, karanlığım, fikrimin kaynanadili, beynimin kanserli hücresi, seni unuttum ben. Bana kaderimin bir oyunu mu bu?
Hafta içi alışık değilim bu saatlerde dışarıda gezinmeye. Boğaza gitmeliyim, tek nefes alınabilecek yere, kocaman bir hapishanenin gökyüzüne bakan tek penceresi. Öğrencilik günlerim hala aklımda, parasız ve kaygısız günler. Gençliğe ve geleceğe sonsuz inanış. Aşkın olabildiğinin, hayatın üzerinde düşünülmeden de yaşanabildiğinin ispatı. Bir ton saçmalığa binlerce gerekçe sunabildiğim zamanlar. "Büyüdük ve kirlendi dünya" diye bir şarkı hatırlarım, aslında "Büyüdük ve dünya kirliydi" demek gerekir. Büyümek anlamak ve anlamlandırmaktır. En kör olduğun nokta büyümeye en yakın olduğun yer yani üniversite yılları. Senin gibi yüzlercesinin arasında günübirlik paylaşımlarla, en nihayetinde ulaşılması pek de zor olmayan bir diplomanın peşinde, dışardan destekli, yaşamın keskin bıçak ağzı taraflarını es geçerek sürdürülen bir komün hayatı. Bir nevi sürü deneyimi. Romantik ve biçimsel var olumun mücadelesi, idealizmin teorik yansımaları, kendini bir bok ve geleceği her şey sanmak gibi bir zirvede çay, simit, sigara üçlemesinin zevk verebildiği ve en kıymet verilen değerin umursamazlık olduğu küçük kent soylu yaşamın kıyısında gezinmek. Bir sonrakine yüklenen ve ertelenen vazgeçişler. Az ama yoğun paylaşım. Neyi? Çoklukla hiçliği...
Sonra biri ışığı yakar. Ardında bıraktığın küllerden yapılmış kalenin kasırgadan geçtim en ufak rüzgarla yerle bir olduğunu görürsün o an. Hepsinden sonra elinde resmi mühürlü beyaz bir kağıt ve o kağıdın asla bilmediği, öğretmediği, yetmediği kocaman bir dünya kalır sana. Çelikten kurallar, ağır ve dayanılmaz baskı vardır arka bahçesinde yaşamın. İlk önceleri kıstırılmış gibi hissetmeni sağlar. Boyutunu çevreleyen altı düz duvar bir kapı bir pencere. Renksiz, soğuk, cansız. Başkaları hakkında konuşurken, hesapta sana yönelmeyen ama gizliden gizliye kendine hedeflediğin kara çalma gayretleri ve diğerlerinin sana yöneltilmemiş lakin öyle olduğunu varsaydığın ve gerçek olduğuna mutlak inandığın yüzlerce, ağır ve korkunç biçimde içinde hissettiğin karanlık düşünceler. Eski zamanlarda ufak ufak alıştırmalarını yaptığın alkol alma denemelerine artık daha sık ve daha yoğun başvuruyorsan eğer, aynı yoldayız seninle. Kronik "her şey kötüye gider" saptamasının her ortamda her an karşıma çıkma olasılığı gerçeğiyle yaşıyorum ben yıllardır.
Bir köşe başını döndüğümde benden daha kötü durumda, daha yalnız, daha kırık, daha az şeye sahip birinin suratıma bıçağını dayaması ve varlığımı sahiplenmesiyle, Azrail yada Tanrı gibi onu kullanması, gücü ve yaratık olmanın, bitki, toprak, hiç olmanın ne demek olduğunu olanca çıplaklığıyla yoğun ve hemencecik bana hissettirmesi üzerine gerçeği gördüm ben. Sonrada bırakmadım hiç.
İşte tam da o an ruhunu ezmeye başlar İstanbul. Artık öteki tarafa geçmişsindir, omuzların düşük ve yere bakarak yürümemelisin, geniş omuzlu ve dik bakışlılar ülkesinde. Tüm şehir senin üzerinden geçer yoksa ve hiçbir şehir İstanbul kadar ağır ve hoyrat değildir bilesin.
|
|